Tag Archives: movie

Çekin çocukları aradan : Inglourious Basterds

23 Aug

Dün, 3 günlük hastalık molasından fenalaşıp kendimi dışarı attım ve Tarantino’nun son filmi – ya da arka sıramızda oturan, kendini göremediğim ancak ses tonu ve Türkçe’yi kullanma tarzıyla rahatlıkla karakter tahlili yaptığım ablamızın deyimiyle Brad Pitt’in son filmi- “Inglourious Basterds”‘a gittim.

inglourious-basterds-poster

Filmi diğer Tarantino filmleriyle karşılaştırıp alt metinlerde şunu bunu aramaya niyetim yok, zaten öyle gelişmiş bir Tarantino kültürüm de yok. Yönetmenliğini yaptığı Rezervoir Dogs ve Kill Bill Vol. 2 yi (Vol 1. değil dikkatinizi çekerim) izlemiştim daha once. Ancak bu filmden neler beklemeliyim, nelerle karşılaşabilirim noktasında tabi ki bir fikrim vardı. Şu günler, tv ve internette filmle ilgili çeşitli yorumlara rastlamanız muhtemel. Benden de objektif / subjektif bir kaç not olsun madem:

* Filmin başında gördüğüm +15 işaretinden sonra film boyunca “15 yaşındaki kuzenimi bu filme getirir miydim?” diye düşündüm, hala kararsızım. Ortalama bir savaş filminden beklenen şiddet potansiyelinin yanısıra kafaderisi yüzme sahneleri beni benden aldı. “Viewer discretion is strongly advised!”

basterds_aldo

* 5 chapterdan oluşan ve “Once upon a time in Nazi occupied France” yazısıyla başlayan filme konusu ve de sonu itibariyle bir kurmaca bir tarih / savaş / aksiyon filmi denebilir. Komedi filmi diyenler var, tartışılır. Belli bir seviyeye kadar şiddeti kaldıran bir yapım olmasına rağmen, işin içine savaş girdi mi ben o noktada herhangi bir komedi unsuru bulamıyorum malesef. O nedenle daha çok bir gerilim filmiydi benim için. Özellikle filmin giriş sahnesi ve Cindirella sahnesi bu açıdan oldukça başarılıydı.

* Filmin ismi Enzo G. Castellari’nin 1978 tarihli filmi ‘The Inglorious Bastards’tan geliyormuş. (http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=950800&Date=21.08.2009&CategoryID=120)

* Albay Hans Landa rolüyle Christoph Waltz, 2009 Cannes Film festivalinde en iyi erkek oyuncu ödülünü almış. Sanırım herkesin ortak kanısı filmdeki en muhteşem performansın kendisine ait olduğu. Adam bildiğin psikopat, ne eksik ne fazla.

basterds_landa

* Brad Pitt basterdlerin başı Aldo the Apachi rolüyle başarılı. Ailesi Nazilerce katledilmiş, Yahudi Shosanna Dreyfus rolünde Mélanie Laurent de oldukça iyi bir performans sergiliyor.

*Müzikler aşmış. Hatta abartayım, filmi daha izlenebilir kılacak kadar aşmış. Buyrunuz listesi:

1.The Green Leaves of Summer – Dimitri Tiomkin
2. After The Verdict -Ennio Morricone (”The Big Gundown”)
3. L’Incontro Con La Figlia – Ennio Morricone (”The Return of Ringo”)
4. White Lightning- Charles Bernstein
5. Il Mercenario (Ripresa)- Ennio Morricone (”Il Mercenario”)
6. Slaughter- Billy Preston
7. Algeris 1 Novembre 1984- Ennio Morricone, Gillo Pontecorvo (”The Battle of Algiers”)
8. The Surrender (La resa)- Ennio Morricone (”The Big Gundown”)
9. One Silver Dollar- Gianni Ferrio (”One Silver Dollar”)
10. Bath Attack- Charles Bernstein
11. Davon Geht Die Welt Nicht Unter- Zarah Leander
12. The Man With The Big Sombrero- Sam Shelton and the Michael Andrew Orchestra
13. Ich Wollt Ich Waer Bin Buhn- Lillian Harvey, Willy Fritsch
14. Cat People (Putting Out The Fire)- David Bowie & Giogrio Moroder
15. Mystic and Severe- Ennio Morricone (”Death Rides A Horse”)
16. The Devil’s Rumble- The Arrows
17. What I’d Say Zulus- Elmer Bernstein
18. Un Amico- Ennio Morricone (”Revolver”)
19. Tiger Tank- Lalo Schifrin
20. Bastero Gondors Rabhia e Tarantella- Ennio Morricone (”Allonsanfan”)

* “Ağza yumruk sokarak adam öldürme” diye bir kavram girdi hayatıma, bravo, çalışsın hayal gücü artık!

* Totalde filmi beğendim mi? Evet.

Advertisements

Bazı İnsanlar Asla Değişmez (mi?)

11 Aug

(eski blogumdan çakıyorum, bence yapabilirim)

the_edukators

“The Edukators”, “Eğitmenler” ya da ekşi sözlüğün deyimiyle “die fetten jahre sind vorbei” (ki filmin quotation yapılabilecek cümlelerinden biri olan “ your days of plenty are numbered” demekmiş) filminin kapanış cümlesi bu. Basıp evin duvarlarına asılası özlü sözlerle dolu filmin belki de en can alıcı cümlesi.

2 yıl önce ifistanbul’a gelmiş ve ben elimde biletim olmasın rağmen türlü! nedenlerden dolayı gidememiştim bu filme. Sonradan da çok üzülmüştüm, bir nevi ukte kalmıştı içimde. Belki de “9 Songs” un ruhumda yarattığı yaraları iyileştirmek için acil başka bir hayli bağımsız filme kendimi vurmak istediğim ama başaramadığım içindi. Neyse ki “Code 46” beni kurtarmıştı, Tanrı Tim Robbins’i ve karizmasını korusun.

Hikaye genel itibariyle kendilerini dünyayı olduğundan farklı bir yer haline getirmeye adayan, en azından buna inanan 3 genç-sevgili-arkadaş-aşık çevresinde gelişiyor. Dünyanın, modern kapitalist diktatörler tarafından yönetildiğine ve bunu değiştirecek eğitmenlere ihtiyacı olduğuna inanan gençler, zenginlerin evlerine girerek eşyaların yerlerini değiştiriyor, kendilerince anlamı olan çeşitli dikey yapılanmalar oluşturuyor ve “Bu kadar parayı ne yapacaksın? Mezara mı götüreceksin?” konseptli yazılarla imzalarını atıyorlar. Bir noktada işler sarpa sarıyor (ki buna neden olanın filmdeki yegane dişi karakter olması, feminist damarımı hafifçe kabartmadı değil), eğitmenler; eğitmeyi planladıkları zenginlerden birini rehin almak suretiyle kendilerini dağlara vuruyorlar. Film ilerledikçe ilişkiler karmaşık hale geliyor, kim kimin sevgilisi, kim kimin arkadaşı, arkadaştan sevgili olur mu, arkadaş arkadaşın pezevengi midir… karışmaya başlıyor. Eh, devrim ruhunun olduğu yerde normaldir diyor, geçiyoruz.

Yaklaşık 120 dakika boyunca genç yönetmenin çizdiği tablo, özellikle 60lı yılların radikal devrim haykırışlarına mı yoksa 70lerdeki ilkel komünal cennetin çiçek çocuklarına mı gönderme yapıyor, tam da belli değil. Ancak filmde benim ilgimi itinayla celbeden bir nokta bulunmakta: İdealler – zaman ilişkisi.

Kaçımız, hayatımız boyunca sürdüreceğimize inandığımız ideallere sahibiz? Çevremizde yaşı 50 yi geçmiş kaç kişi, 30 sene önce de aynı ilkelere sahipti? Varlığını inkar edemeyeceğimiz değişim, nerede başlayıp nerede bitiyor?

eduk2Kaçırılan zengin adamın bir zamanların heyecanlı solcusu çıkması, ardından sarfettiği “30 yaşından önce solcu olmayanın kalbi, 30 yaşından sonra sağcı olmayanın aklı yoktur” cümlesi, kafa karışıklığıyla birlikte gelen, muhteşem dağ manzarasına bakarken çoğu zaman kendisini hapiste gibi hissetiğini, malını mülkünü satıp karısıyla küçük bir yere yerleşip hayatına devam etmek arzusunda oluşunu beyan etmesi, hepimizin hayatına dair birşeyleri kaşıyor sanki. Zamana karşı koymuş, karakterimizin bir parçası olmuş, “Arkadaşım, 60 yaşına da gelsem ben böyleyim” dediğimiz “böyle”leri toplasak, burdan köye yol olur mu? Kısa süreli hafızalarımızla rahatlıkla hatırlayabildiğimiz vazgeçilmezlerimiz, uzun süreli hafızalarımız devreye girdiğinde ne derece geçerli oluyor, bir durup düşünmek lazım.

Bu minvalde, filmin belki de en samimi yeri Jule’un, aslında bir süredir olan biteni cesaretle dillendirdiği “herşey kendimizi kurtarmak içindi, dünyayı değil” kısmıydı. Evet, bazı insanlar asla değişmez, hatta belki de hiçbir insan değişmez, eğer söz konusu hayatta kalma mücadelesiyse. Varmış olduğum bu fazla ilkel nokta, lise felsefe dersi müfredatınca öğretilmesi ve sınavlarda sorulması zorunlu olan Herakleitos ve değişmeden yıkanmanın mümkün olmadığı o ünlü nehri hatırlayınca (logosu da unutmamak lazım) daha da tartışmaya açık bir hal alıyor.

“The Edukators”un yönetmenin ideallerine ne derece seslendiğini bilemeyiz. Filmi çektikten yıllar sonra yaptığı işi beğenip beğenmeyeceğini de.. Biz en iyisi dünyayı değiştirmeyi Eric Clapton’a bırakalım şimdilik, 10 sene sonra ne isteyeceğimiz belli mi olur?

and i can change the world,

i will be the sunlight in your universe.

you would think my love was really something good,

baby if i could change the world.