Tag Archives: sinema

Oscar öncesi son çırpınışlar

7 Mar

2010 Oscar Töreni’nin başlamasına 24 saatten biraz fazla kaldı. sevgili arkadaşım Emre’nin tahminlerimi istemesi üzerine bir kısmını uydurarak, bir kısmını gönülden isteyerek, bir kısmına da kesin gözüyle bakarak kendi listemi yaptım.

Şampiyonlar ligi ya da UEFA kura çekimlerinde ortalamanın üstünde bir seyir izleyen tahmin potansiyelim, Oscar’larla ne derece yüksek bir yüzde tutturacak bakalım.

Bu arada gayet dolu ve her daim güncel bir kültür-sanat blogu takip etmek niyetindeyseniz Emre’nin blogunu şiddetle tavsiye ederim. Buyrunuz: http://www.thebalkabaa.com/

Best Picture – Avatar
Actor in a Leading Role – Jeff Bridges
Actor in a Supporting Role – Christoph Waltz
Actress in a Leading Role – Meryl Streep
Actress in a Supporting Role – Mo’Nique
Animated Feature Film – Up
Art Direction – Avatar
Cinematography – Inglourious Basterds
Costume Design – Coco before Chanel
Directing – The Hurt Locker / Kathryn Bigelow
Documentary Feature – Which Way Home
Documentary Short – Music by Prudence
Film Editing – Avatar
Foreign Language Film – A Prophet (Un Prophète)
Makeup – The Young Victoria
Music (Original Score) – Sherlock Holmes
Music (Original Song) – Crazy Heart “The Weary Kind (Theme from Crazy Heart)”
Short Film (Animated) – The Lady and the Reaper (La Dama y la Muerte)
Short Film (Live Action) – The New Tenants
Sound Editing – Avatar
Sound Mixing – Avatar
Visual Effects – Avatar
Writing (Adapted Screenplay) – Up In the Air
Writing (Original Screenplay) – The Hurt Locker

Advertisements

Bazı İnsanlar Asla Değişmez (mi?)

11 Aug

(eski blogumdan çakıyorum, bence yapabilirim)

the_edukators

“The Edukators”, “Eğitmenler” ya da ekşi sözlüğün deyimiyle “die fetten jahre sind vorbei” (ki filmin quotation yapılabilecek cümlelerinden biri olan “ your days of plenty are numbered” demekmiş) filminin kapanış cümlesi bu. Basıp evin duvarlarına asılası özlü sözlerle dolu filmin belki de en can alıcı cümlesi.

2 yıl önce ifistanbul’a gelmiş ve ben elimde biletim olmasın rağmen türlü! nedenlerden dolayı gidememiştim bu filme. Sonradan da çok üzülmüştüm, bir nevi ukte kalmıştı içimde. Belki de “9 Songs” un ruhumda yarattığı yaraları iyileştirmek için acil başka bir hayli bağımsız filme kendimi vurmak istediğim ama başaramadığım içindi. Neyse ki “Code 46” beni kurtarmıştı, Tanrı Tim Robbins’i ve karizmasını korusun.

Hikaye genel itibariyle kendilerini dünyayı olduğundan farklı bir yer haline getirmeye adayan, en azından buna inanan 3 genç-sevgili-arkadaş-aşık çevresinde gelişiyor. Dünyanın, modern kapitalist diktatörler tarafından yönetildiğine ve bunu değiştirecek eğitmenlere ihtiyacı olduğuna inanan gençler, zenginlerin evlerine girerek eşyaların yerlerini değiştiriyor, kendilerince anlamı olan çeşitli dikey yapılanmalar oluşturuyor ve “Bu kadar parayı ne yapacaksın? Mezara mı götüreceksin?” konseptli yazılarla imzalarını atıyorlar. Bir noktada işler sarpa sarıyor (ki buna neden olanın filmdeki yegane dişi karakter olması, feminist damarımı hafifçe kabartmadı değil), eğitmenler; eğitmeyi planladıkları zenginlerden birini rehin almak suretiyle kendilerini dağlara vuruyorlar. Film ilerledikçe ilişkiler karmaşık hale geliyor, kim kimin sevgilisi, kim kimin arkadaşı, arkadaştan sevgili olur mu, arkadaş arkadaşın pezevengi midir… karışmaya başlıyor. Eh, devrim ruhunun olduğu yerde normaldir diyor, geçiyoruz.

Yaklaşık 120 dakika boyunca genç yönetmenin çizdiği tablo, özellikle 60lı yılların radikal devrim haykırışlarına mı yoksa 70lerdeki ilkel komünal cennetin çiçek çocuklarına mı gönderme yapıyor, tam da belli değil. Ancak filmde benim ilgimi itinayla celbeden bir nokta bulunmakta: İdealler – zaman ilişkisi.

Kaçımız, hayatımız boyunca sürdüreceğimize inandığımız ideallere sahibiz? Çevremizde yaşı 50 yi geçmiş kaç kişi, 30 sene önce de aynı ilkelere sahipti? Varlığını inkar edemeyeceğimiz değişim, nerede başlayıp nerede bitiyor?

eduk2Kaçırılan zengin adamın bir zamanların heyecanlı solcusu çıkması, ardından sarfettiği “30 yaşından önce solcu olmayanın kalbi, 30 yaşından sonra sağcı olmayanın aklı yoktur” cümlesi, kafa karışıklığıyla birlikte gelen, muhteşem dağ manzarasına bakarken çoğu zaman kendisini hapiste gibi hissetiğini, malını mülkünü satıp karısıyla küçük bir yere yerleşip hayatına devam etmek arzusunda oluşunu beyan etmesi, hepimizin hayatına dair birşeyleri kaşıyor sanki. Zamana karşı koymuş, karakterimizin bir parçası olmuş, “Arkadaşım, 60 yaşına da gelsem ben böyleyim” dediğimiz “böyle”leri toplasak, burdan köye yol olur mu? Kısa süreli hafızalarımızla rahatlıkla hatırlayabildiğimiz vazgeçilmezlerimiz, uzun süreli hafızalarımız devreye girdiğinde ne derece geçerli oluyor, bir durup düşünmek lazım.

Bu minvalde, filmin belki de en samimi yeri Jule’un, aslında bir süredir olan biteni cesaretle dillendirdiği “herşey kendimizi kurtarmak içindi, dünyayı değil” kısmıydı. Evet, bazı insanlar asla değişmez, hatta belki de hiçbir insan değişmez, eğer söz konusu hayatta kalma mücadelesiyse. Varmış olduğum bu fazla ilkel nokta, lise felsefe dersi müfredatınca öğretilmesi ve sınavlarda sorulması zorunlu olan Herakleitos ve değişmeden yıkanmanın mümkün olmadığı o ünlü nehri hatırlayınca (logosu da unutmamak lazım) daha da tartışmaya açık bir hal alıyor.

“The Edukators”un yönetmenin ideallerine ne derece seslendiğini bilemeyiz. Filmi çektikten yıllar sonra yaptığı işi beğenip beğenmeyeceğini de.. Biz en iyisi dünyayı değiştirmeyi Eric Clapton’a bırakalım şimdilik, 10 sene sonra ne isteyeceğimiz belli mi olur?

and i can change the world,

i will be the sunlight in your universe.

you would think my love was really something good,

baby if i could change the world.